15 Nisan 2019 Pazartesi

2019 İlk Çeyrek Değerlendirmesi: Ocak - Mart


Sinema sektöründe de 2019'un pek de parlak başlamadığı hepimizin malumu. Box Office Türkiye'nin yayınladığı rakamlara göre 2019'un ilk çeyreğinde (Ocak - Mart):

Toplam Seyirci: 17.555.590

Toplam Hasılat: 254.572.425 TL

Ortalama Bilet Fiyatı: 14.48 TL

olarak gerçekleşmiş.

Türkiye ekonomisindeki genel olumsuzluk doğal olarak sinema sektörüne de yansımış.
Geçen senenin ilk çeyrek rakamları ile karşılaştırıldığında toplam seyirci % 30, gişe hasılatı ise % 17,5 azalmış durumda.

Böylece ilk çeyrekte 2017 ve 2018 yıllarına kıyasla yaklaşık 7 milyon izleyici kaybı yaşanarak 2012 yılındaki seviyelere dönüldü. Seyirci sayısında görülen bu kaybın bilet fiyatlarına zam yaparak
telafi edilmeye çalışılması da tablonun olumsuzluğunu değiştirememiş görünüyor.




Yaşanmakta olan bu krizin sinyalleri sene başında sinema salonu zincirleri ile ana akım yapımcılar arasında yaşanan promosyon kriziyle başladı diyebiliriz. Sorunun çözümü için yeni sinema yasasına konuyla ilgili düzenlemeler eklendi. Ancak bazı gişe beklentisi yüksek filmlerin vizyon tarihleri sonbahara ertelendi.

Öte yandan ülke ekonomisinde yaşanan yavaşlama ve bunun hane halkı tüketiminde de kendini hissettirmesi söz konusu.

Yeni sinema yasasında yer alan promosyon düzenlemelerinin temmuz ayında yürürlüğe gireceğini biliyoruz. O düzenlemelerin yürürlüğe girmesiyle birlikte yılın ikinci yarısında seyirci sayısında bir miktar daha azalma olacağını tahmin etmek zor değil.

İlk çeyrek için kayda değer bulduğumuz diğer notlar ise şöyle:
 
- 2018 yılı bilet fiyatı ortalaması 12.73 TL olarak gerçekleşmişti. 2019 yılı ilk çeyreğinde ise bilet fiyatı ortalaması 14.48 TL'ye yükselmiş durumda.

- Ocak - Mart döneminde 32 tanesi yerli film olmak üzere toplam 96 yeni film vizyona girdi.

- Yerli filmlerin dağıtımında Cjet (8 film) ve CGV (7 film) şirketlerinin öne çıktığı görülüyor. 

- Üç film "1 milyon" seyirci sınırını geçme başarısı gösterirken, vizyona giren filmlerin %50'si ise 20.000'den az seyirci toplayabildi.

- İlk çeyrekte vizyona giren 96 yeni filmden 3 tanesi (+18) yaş sınıflandırması aldı: Girl, Loro, Anadolu Turnesi.


(Kaynak: Box Office Türkiye)









19 Mart 2019 Salı

Mecralardan mecra beğen!


Sinema mecraları (windows), bu mecraların süreleri ve münhasırlıkları Türkiye'de pek konuşulmayan bir konuydu. Ta ki son yaşanan Organize İşler 2 - Netflix sarsıntısına kadar... Ancak bu konuda eleştirel tavır alanlar da, bunun bir "oyun değişimi" olduğunu savunanlar da meselenin tam anlamıyla ne olduğunu ya pek anlatmadılar ya da gerçeği bir parça manipüle etmeyi tercih ettiler.

Sinema mecraları dediğimiz şey nedir? Bunlar aslında hepimizin bir şekilde aşina olduğu sinema, televizyon, dvd, pay tv gibi farklı platformlar. Bir de bunlara son yıllarda VOD (türkçesi: talebe bağlı video) dediğimiz online film izlenen platformlar da eklendi. 

Sinemada her mecra ayrı bir "versiyon" kabul ediliyor. Ve filmler bu mecralarda / versiyonlarda kendisine belirlenmiş bir sırada ve zaman aralığında münhasır olarak (exclusive) gösteriliyor, izleyiciyle buluşuyor. Dolayısıyla bir film sinemada oynarken aynı anda DVD'sini satın alamıyor, televizyonda yayınlanırken aynı anda pay tv platformlarında izleyemiyoruz.

Sinema endüstrisindeki uygulamalara ve teamüllere göre tüm dünyada mecra sıralaması ve ortalama süreleri yakın zaman kadar şu şekildeydi:

1- Sinema (3-5 ay)
2- DVD (sinema gösterimin bitmesinden sonra 4 ay)
3- Pay Tv (12 ay için, ama Tv yayını sırasında durdurulup TV ye alan açılması şartıyla)
4- Televizyon (sinema gösteriminden 1 yıl sonra)

Mecraların münhasırlık süreleri bazı ülkelerde yasayla (Fransa, Portekiz), bazı ülkelerde fonların koyduğu kurallarla (Almanya, Avusturya), çoğu ülkede ise sektörel teamüllerle belirleniyor.

Peki mecraların sıralarının, sürelerinin ve münhasır olmalarının sebebi yada mantığı ne?

- Gelir: Her bir mecra farklı zaman aralıklarında gelir üretme potansiyeline sahip. Dolayısıyla ilk kriter ilgili mecranın filmle ilgili yarattığı gelir. Şu anda sinema vizyonu halen filmlerin en önemli gelir kalemi. Dolayısıyla sinema gösterimi https://en.wikipedia.org/wiki/Sasonilk sıradaki yerini koruyor.

- Finansman: Mecraların filmlerin üretim finansmanına yaptıkları katkı. Televizyonlar, özellikle Avrupa'da, film üretimi için ciddi finansman sağlıyorlar.

Bu sebeple de doğal olarak salon sahipleri ve televizyon kanalları sahip oldukları münhasırlıklarını devam ettirmek istiyorlar.

Ancak dediğimiz gibi, artık hayatımıza Talebe Bağlı Video (kısaltılmış adıyla "VOD") dediğimiz mecra girmiş durumda. VOD platformlar kendi aralarında İşleme Bağlı Video (TVOD) ve abonelik temelli video (SVOD) denilen şekilde hizmet verebiliyorlar. (biliyorum, tercüme edince kulağa tuhaf geliyor hepsi). Bu ikisinin farkı ne?

TVOD: Kullanıcı belli bir filmi (veya tv dizisini) izlemek için ödeme yapıyor ve seçtiği içeriği izliyor. TVOD tüm dünyada DVD ile hemen hemen aynı sırada izleyiciye sunuluyor. Hatta son yıllarda DVD gelirlerinin düşmesine bağlı olarak yakın gelecekte Tvod'un DVD'nin yerini alacağı düşünülüyor.  Örneğin Youtube'un paralı hizmeti bir Tvod hizmeti.

SVOD: Abonelik temelli video denilen şey ise çoğumuzun aşina olduğu Blu Tv, Netflix, Hulu, Amazon Prime gibi online platformlardan aylık bir abonelik bedeli karşılığında film ve dizi içeriklerinin izlenmesi anlamına geliyor

SVOD olarak geçen bu platformun ise hangi aralıkta ve ne şekilde kendine yer bulacağı konusu tüm dünyada oldukça güncel bir tartışma konusu. Örneğin Fransa'da bir filmin SVOD platformlarında yer alabilmesi için filmin vizyona girme tarihinden itibaren 36 ay geçmesi gerekiyor. Dolayısıyla  örneğin bir Netflix filminin Fransa'da vizyona girmesi durumunda Netflix'de abonelere sunulması için 36 ay geçmesi gerekiyor. Bu yasal düzenleme sebebiyle filmlerinin Fransa'da vizyona  girmeyeceğini duyuran Netflix Cannes Film Festivali'nden afaroz edildi. İtalya'da da Venedik Film Festivali sonrası sinema vizyonuna dair bir gösterim düzenlemesi getirildi.

Tüm bu sıcak gelişmeler sonrasında bakalım mevcut mecra süreleri ve münhasırlıkları hala olduğu şekilde devam edecek mi? Svod platformları ne şekilde kendilerine yer bulacaklar?

Yukarda bahsettiğimiz sistematikten hareket edersek, Svod'in mevcut mecralar arasında kendine bir alan açabilmesi doğal olarak ürettiği gelir potansiyelinin arttırması ve filmlerin üretim finansmanına katkı sağlamasıyla belirlenecek gibi. Svod şu anda bu sıralamada önlerde yer kapma anlamında henüz gelir ve finansman yeterliliğine sahip değil.

Buna karşılık Svod platformlarının ürettiği başlıca argüman "seyirci tercihlerinin değiştiği", dolayısıyla tüketiciye daha fazla opsiyon sunulması gerektiği. Bunun yanısıra vizyona giren filmlerin P&R etkisinden istifade edebilmek ve gelirleri artırmak için bazı filmlerin Svod ile birlikte aynı anda sınırlı sayıda sinemada da vizyona girmesi (Day and Date) gibi uygulamalar denenmeye başlandı.

Tüm dünyada bunlar tartışılırken Şubat ayında yaşanan Organize İşler 2 kriziyle birlikte bu konu bizim gündemimize de bomba gibi düştü. Peki bu kriz niçin çıktı? Bu gerçekten bir oyun değiştirme vizyonu mu, fırsatçılık mı, yoksa çaresizlik mi?

Türkiye'de sinema mecraları yukarıda belirttiğimiz sıra ve sürelere benzer bir yapıda. Mecralar ile ilgili yasal bir düzenleme yok ve "mevzu" sektörel teamüller üzerinden devam ediyor(du).

Ancak ne olduysa oldu ve Organize İşler 2 sinemalarda gösterimi devam ederken "Netflix'e düştü." Bu olay  "day and date" dediğimiz uygulamadan 2 yönden farklı:

1- Svod gösterimi ve sinema gösterimi aynı tarihlerde başlamadı.
2- Asıl mecra Svod değil sinema salonlarıydı (nitekim film Türkiye'de 1400 civarında salonda vizyona girdi)

Bu operasyonun gizli tutulması da işin başka bir detayı elbette...

Sektörel teamüllerimize aykırı ve gizli yürütülen operasyonun sebebi veya gerekçesi neydi? Her ne kadar "filmin 190 ülkede birden gösterilmesinin ülke sinemasına olan katkısı" şeklinde bir açıklama yapıldıysa da bizce yapımcı şirket de bu operasyonun sektörel teamüllere zarar verdiğinin gayet farkında.

Öte yandan bu "tercihin" ekonomik gerekçelere dayandığını anlamak pek de zor değil.

Filmin yapım maliyetinin sadece sinema gişesinden elde edilecek gelirlerle geri dönüşünün sağlanamayacak bir seviyede olması bunun riski dengeleyici bir finansal operasyon olduğunu gösteriyor.

Bir yandan da döviz kurunda son 1 yılda görülen ciddi artış Netflix'in Türkiye'de üretilmiş en yüksek bütçeli böyle bir filmi satın alabilmesine imkan veriyor. Bu da oldukça düşündürücü bir gelişme. Örneğin Netflix'in ABD'nin büyük stüdyo filmlerini vizyonda gösterilirken satın alıp aynı anda platforma koyduğunu düşünebiliyor musunuz?

Ekonomik parametrelerin bozulmasıyla yapım şirketlerinin yükselen finansman maliyetlerini karşılamakta ve nakit akışlarını karşılamakta artık çok zorlandığı da herkesin malumu.

Buna bir de Türkiye'deki televizyonların filmlerin finansmanında neredeyse hiç "topa girmedikleri"  gerçeğini eklersek sektörel teamüllerimizin niçin çatırdamaya başladığını anlamak kolaylaşıyor.

Ülkemizde sinema finansmanı konusunda isteksiz veya yetersiz mecraların zamanla "buharlaşacağını" ve münhasırlıklarını kaybedeceklerini öngörebiliriz. Dolayısıyla Svod platformları için mükemmel bir oyun alanı açılmış oluyor. Hatta bu yazının yazıldığı sıralarda İstanbul Film Festivali bile bir Netflix dizisinin festival kapsamında gösterileceğini duyurdu.

Bundan sonraki gelişmeler ne olur? Yeni teamüller veya modeller oluşur mu? Bu konuda yasal düzenlemeler yapılır mı? Bunları hep birlikte yaşayıp göreceğiz.








25 Ocak 2019 Cuma

Sİnema Yasası: Anayasal Bir Perspektif


Sinema Yasası TBMM'nde kabul edilmeden önce 9 Ocak 2019 tarihinde ilgili komisyonda görüşüldü. Komisyon toplantısında Prof.Dr. İbrahim Kaboğlu'nun yasa taslağı üzerine Anayasa perspektifiyle yaptığı ve çok önemsediğimiz bu konuşmayı bloğumuzda paylaşmak istedik.

***


[İBRAHİM ÖZDEN KABOĞLU (İstanbul)

"Sayın üyeler, ben sadece genel çerçeveyle ilgileneceğim. Özgürlükler hukuku uzmanlığım sıfatıyla konuya bakmak istiyorum. Bu öneriye emek verenleri kutluyorum, teşekkür ediyorum ve ayrıca meslek birliklerinin de burada bulunmasını bir kazanç olarak kabul ediyorum. 

Tabii, konunun hukuki boyut una baktığımız zaman anayasal temelden hareket etmekte yarar var diye düşünüyorum. Çünkü Anayasa’mızın, bilindiği gibi, 27’nci maddesi “Bilim ve Sanat Hürriyeti” kenar başlıklı ve 64’üncü maddesi de sanat özgürlüğünün gelişmesine devletin katkısını düzenliyor. 

Bütün bu yapılan tartışmalar, Anayasa madde-13, hak ve özgürlüklerin güvenceleri ve sınırlama ilkelerini koyuyor. Fakat tabii, bunu tartışırken hep "Birleşik Krallık' a" gönderme yapıldı. Belki onun yerine Avrupa Konseyine ve organlarına gönderme yapmakta yarar var çünkü Türkiye, bilindiği gibi,
Avrupa Konseyinin kurucu devletleri arasında yer alıyor ve sözleşme bizim açımızdan bağlayıcı, mahkeme kararları da öyle.

Şimdi, bu bakımdan, sinema özgürlüğünün tıpkı sanat özgürlüğü gibi, ifade özgürlüğü çerçevesinde yer aldığında kuşku bulunmamaktadır. Hatta Avrupa Mahkemesi, kararlarında 10’uncu maddeyi kullanıyor, ifade özgürlüğü maddesini ve sanatsal ifade özgürlüğü deyimini geliştirmiş bulunuyor. Bu bakımdan -bizlere bir rastlantı değil - madde 25’ten itibaren; 25, 26, 27, 28, hep bu düşünce ve ifade özgürlüğü çerçevesinde düzenlenmiş bulunuyor.

Şimdi, bu ölçütler şu bakımdan önemli: Bizim Türkiye, maalesef, Avrupa Mahkemesinin en çok ihlal kararı verdiği devletlerin başında geliyor ve bu konuda da özellikle ifade özgürlüğü ihlalleri en başta yer alıyor. Şimdi, bu açıdan, zannediyorum anayasal çerçeveyi koymak önem taşıyor.

Evet, Anayasa’mızda kusurlar var ama yine de kayda değer hükümler var. Belirttiğim gibi, madde 27, sanat ve bilim özgürlüğü... Bu, tabii ki bir başka anayasada, mesela Portekiz’de “sanatsal yaratma özgürlüğü” biçiminde düzenleniyor. Öyle olması temenni edilirdi ama şu andaki durum öyle olmadığına göre mevcut olan pozitif hukuk çerçevesinde değerlendirecek olursak yani burada yapılan düzenleme -64’üncü madde- Anayasa’nın devletin sanata katkısı, sanatçıları koruması, acaba 27’nci maddenin amacını gerçekleştirmeye ne kadar elverişlidir, bu açıdan bakmakta yarar var diye düşünüyorum.

Bu çerçeveden baktığımız zaman, konuyu hukukileştirecek olursak, biraz daha somutlaştıracak olursak hem filmin hazırlık aşamasında, ön aşamada, hem yapım aşamasında, ön izin ve yapım sırasında hem de gösterim sırasında bu sanat özgürlüğüne ilişkin hükümlerin asgari ölçütlerinin madde-13 açısından yani hak ve özgür lüklerin sınırlanması ve güvenceleri açısından öne alınması gerekiyor, dikkate alınması gerekiyor, sanatsal ifade özgürlüğünden söz edebilmek için. 

Şimdi, burada çok önemli bir ikilem karşısında bulunuyoruz sayın konuşmacılar, sayın sunucu; başta Yayman ve meslektaşımız Sayın Dursun’un sunuşundan da gördüğümüz üzere: Bu alan, tam da sanayi ve sanat kavşağında yer alan bir sektör. Hatta “Sinema bir sanat mıdır, yoksa bir sanayi midir?” tartışması çok yapıldı, ancak sinemanın ticari boyutlarının yanında bizi burada ilgilendiren yönü sanat yönü. İşte bu çerçeve de siyasal liberalizm ile iktisadi liberalizmin tam da kavşak noktasında yer alıyor.

Hatırlayacaksınız, yirmi yıl kadar önce Türkiye’de bir büyük deprem yaşadık ve o dönem de aynı zamanda Türkiye’nin Kopenhag Kriterleri’ni yoğunca tartıştığı bir dönemdi ve şunları tartışmıştık: “Bir kişi, bir film gösteriminde hoşa gitmeyen herhangi bir şey olursa sinema salonu kapatılabilir fakat sinema binası yanlış inşa edildiği için çökse ve orada birçok can seyirci verse onun müteahhidi, mimari, mühendisi yargı önüne çıkmayabilir.” biçiminde iktisadi liberalizm ve siyasal liberalizmin Türkiye’de ne denli birbirine karşıt bir biçimde konumlandığını, sakat bir işleyişe sahip olduğunu tartışmıştık. Ve tabii ki siyasal liberalizmin olmadığı yerde iktisadi liberalizm, iktisadi liberalizmin olmadığı yerde siyasal liberalizmin olması da zor diyerek bunları tartışıyorduk.

İşte zannediyorum, tam da bugün konuştuğumuz konu bu siyasal liberalizm ve iktisadi liberalizm kavşağında yer alıyor. Biraz önce çünkü Markar Bey uyardı, bu sinema salonlarında satılan bu yemişler ve mısırların bilete dâhil edilmesine kadar... Şimdi, tabii o konuya girmeyeceğim ama öyle anlaşılıyor ki ticaret iyice bulaşmış bu konuya. Yani “Sanat mı, sanayi mi; ticaret mi, yoksa sanatsal bir seyir mi?” ayrımında çok sorunlar var, tıpkı “terör” ve “pornografi” deyimlerinde olduğu gibi. 

Şimdi, bu açıdan baktığımız zaman, burada, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında da hukukun belirttiği ölçütler belli: Şiddete çağrı yapmayacaksınız, ırkçılık yapmayacaksınız belirli kişileri ve kurumları aşağılamayacaksınız, küfretmeyeceksiniz,  yani genel anlamda ifade özgürlüğünün sınırları. Ama siz bunun yerine “terör” derseniz, o zaman Ceza Kanunu’nda bile tanımı olmayan “iltisak” gibi kavramların herkese göre değişen öznel anlamlarıyla, sinema filmlerinin yapımına da “hayır” diyebilirsiniz, gösterimine de “hayır” diyebilirsiniz. Bu bakımdan, bu metinde, öneride yer alan kavramların hukukileştirilmesinde yarar var. Mesela, “genel ahlak” kavramı yerine biz “kamu düzeni” kullanırız. Çünkü, genel ahlak bana göre ve sayın vekillere göre farklı şey ifade eder ama kamu düzeni dediğimiz zaman maddidir, sınırlıdır, öğeseldir diye bir hukuki sonuca ulaşabiliriz.

Şimdi, bu açıdan, çok kaygan bir alandayız. Mesela, biraz önce söylediğim, işaret ettiğim 64’üncü maddenin önünde tam da 63’üncü madde var. Madde 63: Tarih, kültür ve tabiat varlıklarının korunması. Bir film çevrilebilir, denebilir ki: “Biz bu topraklarda medeniyetin başlangıcını 1071 olarak, 1453 olarak almayalım. Anadolu medeniyetlerinin boyutları çok daha derindir, çok daha kapsamlıdır, dünya çapındadır, tarihsel derinliği de var.” diye bunu pekâlâ bir sanatsal filme konu edebiliriz ama bu, bir başka siyasal görüşü rahatsız edebilir. “Hayır, ne demek Anadolu’nun tarihini 1071’den önce nasıl başlatırsınız?” diye veya “İstanbul’un tarihini 1453’ten önce nasıl başlatırsınız?” diye rahatsız olabilir ve tabii ki her zaman değerli meslektaşım Ahmet Bey gibiler olmayacak, partiler ötesi ve bugünkü güncel durum ötesi konuşmak durumundayız. İşte, o durumda tıpkı diğer sektörlerde olduğu gibi, burada 9 meslek kuruluşunun getirdiği bu destek, destekleme kurulları ve komisyonunun yapılanma tarzı karşımıza çıkıyor yani özerk olması, uzman ve özerklik statüsünden yararlanması. Burada, bu statüden yararlanması... Pekâlâ Anayasa madde 63 çerçevesinde tarihsel, kültürel ve doğal mirasa saygı adına bir film yapılıyordur ama öte yandan bir siyasal şahsiyet bundan rahatsızlık duyabilir. Bu durumda, işte bu kurulun özerk biçimde işlemesi gerekiyor.

Bu bakımdan, son olarak Anayasa madde 13’e de değinerek sözlerimi bitireceğim. Madde 13, bilindiği gibi, hak ve özgürlüklerin güvencelerini koyuyor ve sınırlarını koyuyor. Sınırlar anlamında kanunla sınırlanır, Anayasa’ya saygı çerçevesinde ve Anayasa'da yer alan nedenle ama güvenceleri laik cumhuriyet, demokratik toplum, hakkın özü, ölçülülük ilkesi. Şimdi, sadece “demokratik toplum”a değineyim çoğulculuk adına: Ben, Anadolu’nun tarihini iki bin yıl öncesinden başlatırım, Markar Bey on bin yıl öncesinden başlatır pekâlâ, bu, madde 63’ün koruma alanında yer alıyor
toplumsal çoğulculuk anlamında tarihin, uygarlığın yorumu anlamında.  Ama eğer siz bunu siyasal bakış açısına indirgerseniz o zaman hayır, madde 13 çok daha dar biçimde yorumlanır, oysa, madde 13’te ölçülülük ilkesi var, "hakkın özüne dokunma" ilkesi var, o zaman sanat özgürlüğünün özüne, pekâlâ eğer 63’üncü madde çerçevesinde yapacağımız bir filme dokunulursa sanat özgürlüğünün de özüne dokunulmuş olur.

Bu itibarla, benim dileğim, belirttiğim gibi -maddelere girmeyeceğim zaten amacımız o değil - genel çerçeveyle yetinecek olursak buna bir de hukuki bakış açısını getirelim ve bu hukuki bakış açısında Anayasa’mızı dikkate alalım, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını, belirlediği ölçütleri dikkate alalım ve biz bunların daha ötesine  gitmeyi amaçlayalım, daha ötesine gidebilmek için de elden geldiğince sinema faaliyetinin bir özgürlük alanında yer alan bir etkinlik olduğunu, sanatsal yaratma özgürlüğü olduğunu ve bunun da sınırlarının
gerek ulusal gerekse uluslararası mahkemeler tarafından, hukuk tarafından belirlendiğini, şiddete çağrı, ırkçılık gibi ana ilkeler olduğunu, kamu düzeni gibi hukuken somutlaştırılabilir ilkeler olduğunu dikkate alalım ve mademki bu kadar uzun zamandan sonra bu yasayı ilk kez ele alıyoruz o zaman bu yasa “Gerçekten sanat özgürlüğüne sinema filmleri yoluyla katkı sağladık.” kuşkusuz ama birbirimizi diyebileceğimiz bir yasa olsun. Burada farklı düşünceler serdedilebilir kırmamamıza gerek yok çünkü biz, birbirimizi burada anlayabildiğimiz ölçüde sanatın toplumsal barışa olan katkısını, hak ve özgürlüklerin ilerletilmesine olan katkısının nedeninin büyük ve d erin olduğunun farkına varırız diye düşünüyorum.

Teşekkür ediyorum.]


(Kaynak: TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı, Milli Eğitim Komisyonu, 09.01.2019)