21 Ekim 2013 Pazartesi
Danimarka'da yerli film rüzgarı
2013 Ekim ayı itibariyle Danimarka'da gösterime giren filmler arasında ilk beş filmi yerli filmler oluştururken yerli filmlerin gişe payı tarihin en yüksek oranı olan %30.2'ye yükseldi. (karşılaştırmalı olarak 2012'de %29, 2011'de %27'di)
Buna göre ilk beş film:
The Hunt - yön: Thomas Vinterberg (672,512 kişi)
(Cannes'de En iyi erkek oyuncu ödülü, Danimarka'nın yabancı oscar adayı)
My African Adventure - yön: Martin Miehe-Renard (414.662 kişi)
All for Two - yön: Rasmus Heide (392,118 kişi)
(All for One'ın devam filmi)
The Keeper of Lost Causes - yön: Mikkel Nørgaard (329,521 kişi)
(Locarno F.F)
Sex, Drugs & Taxation - yön: Christoffer Boe (314,125 kişi)
(Toronto IFF, Reykjavik IFF, Hamburg Film Fest, Chicago IFF)
Kaynak: Ekko Magazine
14 Ekim 2013 Pazartesi
Ticaretten muaf sinema
Bizim memlekette pek üstünde durulmasa da Avrupa'da geçtiğimiz yaz tüm sinema endüstrisini ilgilendiren bir mesele üzerine yazıldı, çizildi, konuşuldu: Avrupa Birliği ve ABD arasında imzalanan transatlantik ticaret görüşmelerinde görsel işitsel sektörler istisna tutulmuştu.
Peki bu ne anlama geliyor ve sinemayı nasıl etkileyecek?
Peki bu ne anlama geliyor ve sinemayı nasıl etkileyecek?
Serbest ticaret anlaşmasının başlangıcı Uruguay Round olarak anılan 1986 - 1993 yılları arasında sürdürülen görüşmelerdir. Basitçe ifade etmek istersek Uruguay Round ülkeler arası serbest ticaret kurallarının uygulanması amacıyla gümrük duvarları, rekabeti engelleyici uygulamalar, ticaret kotaları gibi koruyucu ve liberal politikalarla çelişen uygulamaların kademe kademe kaldırılmasını hedefliyordu.
O dönem Avrupa'da Fransa'nın başını çektiği bir görüş , "görsel işitsel sektörün" bu anlaşmanın dışında tutulması konusunda ısrarcıydı. Doğal olarak dönemin ABD başkanı Clinton bu duruma itiraz etti. Nasıl etmesindi? Hollywood şu anda ABD'nin uçak sanayiinden sonra en fazla ticaret fazlası yaratan ikinci sektörü konumunda.
Ancak o sırada Mitterand'ın başını çektiği "muafiyet" görüşü bugün itibariyle galip gelmiş durumda. Bu anlamda Avrupa'da sinemaya yapım ve dağıtım anlamında destek devam edecek. Televizyon kotaları sürecek. Kısacası MPAA başkanı Jack Valenti'nin "sinema filminin sakızdan farkı olmayan bir ticari ürün olduğu" görüşü Avrupa kıtasında pek taraftar bulmadı.
Liberal ticaret anlaşması olur da Türkiye o masada oturmaz mı? Uruguay görüşmelerine Türkiye de katılmıştı elbette. Uruguay görüşmelerinde Türkiye'nin talep ettiği istisnalar listesinde görsel-işitsel sektör bulunmuyor.
Bu çok da şaşırtıcı değil. Zira televizyonlarda arka arkaya yayınlanan diziler ve her yıl 6-7 filmin tüm box office'in yarısını elde etmesi sebebiyle herkes halinden memnun görünüyor.
Öte yandan Avrupa'nın kültürel çeşitlilik prensibi gereği önem verip istisna tuttuğu "görsel işitsel sektör ile ilgili biz umursamaz bir tavır takındığımız için gün itibariyle Türkiye'nin Media üyeliği kaf dağlarının ardında görünüyor diyebiliriz.
En son RTÜK yasasına Avrupa Eserleri ismiyle bir ek bölüm konulması gündeme geldi. Bu ek ile televizyonlarımıza Avrupa eseri ve bağımsız yapımlar lehine gösterim kotası getirilecek. Ancak taslağın en sonuna eklenen bir madde daha var: Bu düzenleme Türkiye Avrupa Birliği'ne tam üye olunca işlerlik kazanacak.
Kısacası kısa ve orta vadede mevcut devran devam edecek diyebiliriz.
Ancak o sırada Mitterand'ın başını çektiği "muafiyet" görüşü bugün itibariyle galip gelmiş durumda. Bu anlamda Avrupa'da sinemaya yapım ve dağıtım anlamında destek devam edecek. Televizyon kotaları sürecek. Kısacası MPAA başkanı Jack Valenti'nin "sinema filminin sakızdan farkı olmayan bir ticari ürün olduğu" görüşü Avrupa kıtasında pek taraftar bulmadı.
Liberal ticaret anlaşması olur da Türkiye o masada oturmaz mı? Uruguay görüşmelerine Türkiye de katılmıştı elbette. Uruguay görüşmelerinde Türkiye'nin talep ettiği istisnalar listesinde görsel-işitsel sektör bulunmuyor.
Bu çok da şaşırtıcı değil. Zira televizyonlarda arka arkaya yayınlanan diziler ve her yıl 6-7 filmin tüm box office'in yarısını elde etmesi sebebiyle herkes halinden memnun görünüyor.
Öte yandan Avrupa'nın kültürel çeşitlilik prensibi gereği önem verip istisna tuttuğu "görsel işitsel sektör ile ilgili biz umursamaz bir tavır takındığımız için gün itibariyle Türkiye'nin Media üyeliği kaf dağlarının ardında görünüyor diyebiliriz.
En son RTÜK yasasına Avrupa Eserleri ismiyle bir ek bölüm konulması gündeme geldi. Bu ek ile televizyonlarımıza Avrupa eseri ve bağımsız yapımlar lehine gösterim kotası getirilecek. Ancak taslağın en sonuna eklenen bir madde daha var: Bu düzenleme Türkiye Avrupa Birliği'ne tam üye olunca işlerlik kazanacak.
Kısacası kısa ve orta vadede mevcut devran devam edecek diyebiliriz.
26 Eylül 2013 Perşembe
Önce vizyon sonra festival
Eylül ayında önce Türkiye'nin Oscar adayını belirledik, arkasından Adana Film Festivali yapıldı, geçtiğimiz hafta ise Antalya Film Festivali'nin ulusal yarışma filmleri açıklandı.
Uzatma Dakikaları olarak her üç seçimde de özellikle vizyon meselesi ile ilgili olarak kafa karışıklıkları olduğunu düşünüyoruz.
Adana Film Festivali'nin ana yarışmasında ise daha önce vizyona girmiş üç film yer aldı. (Çanakkale Yolun Sonu, Eve Dönüş Sarıkamış ve Jin). Adana Film Festivali'nin ulusal yarışmada premiere şartı aramaması anlaşılabilir bir durumdur. Ancak her ne kadar festivalin yönetmeliğine aykırı olmasa da bu seviyedeki festivallerin gösterime girmiş filmleri ana yarışmaya almasının ne festivale ne de sektöre fayda sağlamayacağını
düşünüyoruz.
Geçtiğimiz hafta ise bu kez Antalya Film Festivali'nin Ulusal Yarışma Filmleri açıklandı. Bilindiği gibi Antalya'nin yarışmasında filmlerin premiere olması şartı aranıyor. Ancak ana yarışma için seçilen filmlerden biri (Meryem) geçtiğimiz hafta sonu vizyona girdi. Dolayısıyla merak ettiğimiz; premiere şartı ana yarışmanın açıklandığı tarih itibariyle mi geçerli oluyor (ki mantıksız)? Yoksa premiere'den kasıt festival premiere'i olması mı (ki manasız)?
Oscar seçimlerinde ise bunun tam tersi bir durum yaşadık. Bir filmin yabancı film kategoriside oscar adayı olabilmesi için 1
Ekim'e kadar en az 1 hafta süreyle gösterimde kalması gerekiyor.
Normalde bizde oscar adayı filmler ekim ayında yapılan bir oylama ile
seçilirdi. Bu yıl ise 'geç kalıyoruz' gerekçesiyle oylama eylül'ün
başında yapıldı. Ancak tuhaftır ki başvuruda bulunan 6 filmin 3 tanesi
oylamanın yapıldığı tarih itibariyle henüz vizyona girmemişti. Sözkonusu
filmler oscar için seçildikleri takdirde vizyona gireceklerini beyan
ettiler. Bu pratikte mümkün elbette, ancak bu filmlerin başvurularının
kabul edilmesi anlaşılır bir durum değil. Nitekim oscar komitemiz de bu
durumu anlamış olmalı ki vizyona girmemiş olan filmlerin başvurusunu kabul
etse de oylamada değerlendirme dışı bırakmış. Zararın neresinden dönülse
kardır diyelim.
Velhasıl bu vizyon meselesi iyice arapsaçına dönmüş durumda.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


