6 Ocak 2013 Pazar

Danimarka'da 30 yılın rekoru kırıldı

 Gerek Hobbit ve Skyfall gibi büyük gişe filmlerinin, gerekse ulusal filmlerinin (özellikle Anne-Grethe Bjarup Riis’ nin This Life ve Susanne Bier’in Love Is All You Need) gösterdikleri gişe başarısıyla Danimarka'da 2012 yılında 14.2 milyon bilet satıldı. Bu rakam 1982'den beri yaşanan en yüksek seyirci sayısı.

2012'de vizyona giren toplam 21 adet Danimarka yapımı film toplam 3.9 milyon seyirci toplayarak %27 pazar payı elde ettiler.

Danimarka Film Enstitüsü kültür bakanlığına bağlı olarak ülkede sinema alanıdaki tüm faaliyetleri yürüten kurum. DFI'ın yaptığı açıklamaya göre filmlerin sadece gişe rakamları değil 2012 yılındaki festival performansları da başarılı. Danimarka yapımı filmler katıldıkları 272 festivalden toplam 82 ödülle döndüler. Bu ödüller arasında;

Cannes'den üç ödül (Thomas Vinterberg’in The Hunt/Jagten filmiyle), Berlin'den iki ödül (Nikolaj Arcel’in A Royal Affair filmiyle) ve Sundance'dan iki ödül (Mads Matthiesen’in Teddy Bear/10 timer til Paradis ve Lise Birk Pedersen’in Putin’s Kiss/Putins kys) de bulunuyor.

Danimarka Yapımı Filmler - 2012 Top 5

    1) This Life (Hvidsten Gruppen: Nogen må dø for at andre kan leve)
    Yön: Anne-Grethe Bjarup Riis – 764,516 seyirci

    2) Love Is All You Need (Den skaldede frisør)
    Yön: Susanne Bier – 644,255 seyirci

    3) A Royal Affair (En kongelig affære)
    Yön: Nikolaj Arcel – 528,425 adms
   
    4) Father of Four – At Sea (Far til Fire – til søs)
    Yön: Claus Bjerre – 409,945 seyirci
   
    5) My Sisters Kids Home Alone (Min søsters børn alene hjemme)
    Yön: Martin Miehe-Renard – 310,556 seyirci

Danimarka
Nüfus: 5.6 milyon
Seyirci Sayısı: 14 milyon
Kişi başına satına satılan sinema bileti: 2.5
DFI'in 2012 bütçesi: 62.8 milyon €
Desteklenen uzun metrajlı film: 19 (2011)
Desteklenen belgesel: 37 (2011)
Danimarka yapımı bir filmin ort. bütçesi: 2.3 milyon €
DFI'nın film başına ortalama desteği: bütçenin %39'u
Perde sayısı:396
Koltuk sayısı: 57.000
3D perde sayısı: 161 tanesi (nisan 2012 itib)


Kaynaklar: 
Screendaily
http://www.dfi.dk


Yapımcılar dağıtım şirketi kurdu

Barcelona'da yerleşik yapım şirketi Splendor Films  diğer altı yapım şirketiyle (Benecé, Eddie Saeta, Fausto Producciones, Oberón Cinematográfica, Paco Poch Cinema ve Prodigius Cinema) bir araya gelerek  bir dağıtım şirketi kurdu. Splendor dağıtım şirketi aracılığıyla hem bu şirketlerin filmlerinin, hem de dışardan alacakları filmlerin dağıtımını, televizyon satışlarını ve uluslararası satışlarını yürütmeyi hedefliyor. 

Son dönemde ekonomik kriz ve korsanın yaygınlaşması İspanya'da bağımsız dağıtıma ciddi darbe vurdu. Ancak böyle zor zamanlar bazen de yeni fikirler için fırsatlar yaratabiliyor.

Splendor Films'in genel prensibi dağıtıma "yapımcı perpektifinden" yaklaşması ve her filmin dağıtımı için farklı bir strateji belirleyip uygulaması. Mevcut  kataloğun neredeyse tamamı auteur tarzda filmlerden oluşsa da ticari filmlerin dağıtımıyla da ilgileneceklerini belirtiyorlar. Splendor'un dağıtım planı yılda 10-14 filmin dağıtımını üstlenmek. Bunların 2-3 tanesinin ticari (200-250 kopya), 3-5 tanesinin orta ölçekte (60-70 kopya) ve 5-6 tanesinin de belirli özel sinemaları kapsayan küçük dağıtımlar (4-6 kopya) olması hedefleniyor.

Uzatma dakikaları bu gelişmenin bir yere not edilmesini salık veriyor.

3 Ocak 2013 Perşembe

Bağımsız filmler için kıyamet alameti mi?

Sanal Kopya Bedeli (Virtual Print Fee) sinemaların mevcut film projeksiyon makinelerini dijital formatta film gösterebilmek için dijital projeksiyon ekipmanlarıyla değiştirebilmelerine olanak sağlayan bir finansal mekanizma. Peki bu bizim gibi salon sahibi olmayanları niçin ilgilendiriyor?  

VPF dediğimiz finansman modeli "dağıtımcıların" 35mm film kopyası yerine dijital kopya dağıtmaları sonucu nakliye ve depolama'dan tasarruf ettikleri parayla sinema salonlarının dijital projeksiyon yatırımlarını finanse etmesi mantığına dayanıyor. Çeşitli yatırım şirketleri (Arts Alliance Media, DCinex, DDL and Sony vs.) çok salonu olan sinema zincirleri ile uzun süreli (mesela 10 yıl) anlaşmalar yapıp bu ekipmanların kurulumunu gerçekleştiriyor. Dağıtımcılar da filmleri gösterebilmek için her kopya için bir VPF bedelini sinema salonu için bu kurulumu, yani yatırımı yapan şirkete ödüyorlar. (yatırımı salon sahibi cebinden yapmışsa salon sahibine ödeniyor) Böylece ilk bakışta sinema sahibi salonlarını dijital ekipmanla donatmış oluyor, yatırımcı parasını VPF ödemelerinden alıyor, dağıtımcı da kopya ve nakliye masraflarından kurtulmuş oluyor. 

Şimdi yavaş yavaş konunun can alıcı noktasına geliyoruz...

VPF bedeli 800 $'ye kadar çıkabiliyor ve ülkeden ülkeye ufak değişiklikler gösterse de   genel işleyiş tarzı şöyle: İlk hafta filminizi göstermek için VPF bedelini ödüyorsunuz, aynı sinemada ikinci hafta gösterim devam ederse bu tutarın %70'ini, 3. hafta %50'sini, 4. hafta %30 vs. ödüyorsunuz. Eğer filminizin dijital kopyası, mesela 2 hafta gösterimden sonra, başka bir salona giderse aynı zincir tekrar en baştan başlıyor. Bingo !
Pek çok kişinin de iddia ettiği gibi bu model aslında 6 büyük Hollywood stüdyosunun, dolayısıyla ana akım sinemanın dağıtımı için daha cazip ve avantajlı. Stüdyoların  basım ve dağıtım maliyeti 35 mm kopya başına 1500 USD iken dijital format olduğunda 150 USD'ye düşüyor. Peki niçin büyük stüdyolar için daha cazip diyoruz? VPF sisteminde kopya her salon değiştirdiğinde dağıtımcı yeniden VPF ödemek zorunda kaldığından bir filmin ikinci vizyonu ekonomik olarak manalı değil. İşin bir diğer püf noktası da şu: VPF anlaşması yapabilmek için sinema sahibi kurulumcu şirkete yıl boyunca salon başına belli sayıda film gösterme garantisi vermek zorunda.  Böylece yatırımın kendini daha çabuk amorti etmesi sağlanıyor. Elbette bu da dağıtımcılar için filmlerinin daha kısa süre vizyonda kalması anlamına geliyor. Piyasada pazar payı daha düşük olan bağımsızların faaliyet alanını zorlaştıran bir durum.

Maalesef sektörümüzde bu konudaki bilgisizlik had safhada. Birçok kişi gayet safça dijital dağıtımın 35 mm kopya masraflarını ortadan kaldıracağı için yapımcıların lehine olduğu gibi bir düşünceye sahip. Halbuki Türkiye'deki durum daha da vahim. Niçin mi? Bu yazıda geçen her dağıtımcı kelimesi yerine yapımcı yazın!.. Tüm dünyadaki VPF uygulamalarında bu bedeli dağıtımcılar ödüyor, dolayısıyla da salonlarla yada kurulum yapan şirketlerle VPF pazarlıklarını dağıtımcılar yürütüyor. Hollywood stüdyoları zaten kendi pazarlığını kendi yapıyor. İyi de Türkiye'de, mesela Türk filmleri için, bu pazarlığı kim yapacak? Burada dağıtımcılar Avrupa veya ABD'deki gibi değil. Tüm kopya ve tanıtım masraflarını zaten yapımcı ödüyor. Dolayısıyla VPF de Türkiye'de yapımcının ödemesi gereken bir tutar olacak. Sorun da burada: İki üç yılda bir film yapan bir bağımsız yapımcı tek başına masaya oturup da nasıl VPF pazarlığı yapacak? Dağıtımcılar zaten ödemekle yükümlü olmadıkları bir paranın pazarlığını niçin yapsın?
Şu anda sektörümüzün bağımsız yapımcılarının bu konuda mutlaka bir araya gelip çok geç olmadan konuyla ilgili girişimlerde bulunması gerekiyor. Birçok ülkenin sinema kurum ve kuruluşları küçük ve bağımsız salonların dijital projeksiyona geçebilmeleri için destek fonları oluşturmuş durumda. Bildiğimiz kadarıyla Kültür Bakanlığı'nın  bu konuda herhangi bir çalışması şu anda yok. 

Türkiye'de iş kendi oluruna bırakılırsa büyük balıklar küçük balıkları yutacak ve dijital dönemdeki dağıtım bugünkü beğenmediğimiz sisteme rahmet okutacak gibi. Atalarımız "Gelen gideni aratır" diye boşuna dememişler.

Uzatma Dakikaları uyarıyor...